Psikoloji & Psikiyatri

Psikoloji ve psikiyatrinin internet adresi

 

Kadının Değişen Toplumsal Rolü ve Aile Hayatı

Dr. Ahmet Türker (Klinik Psikolog)

Batı toplumlarında 20. yüzyılın 2. çeyreğinden sonra başlayan geleneksel toplumsal yapıdaki değişim, 1990’lı yıllardan itibaren Türk toplumunda da etkisini hızla göstermeye başlamıştır. Özellikle son 10 – 15 yılda görülen hızlı değişim, geleneksel toplumsal yapımızdaki temel karakterler olan; büyükbaba ve büyükanne, anne ve baba ile çocukların tipik statü ve rollerini hızla değiştirmeye devam etmektedir.

Kadının çalışma hayatına hızla girişi, annelik rolünü değiştirmemesine rağmen, kadının ve annenin algılanışını değiştirmiştir.

Çalışmaya başlayan kadın, annelik statüsü ve rolünün dışında kadın olarak yer edinmeye başlamış ve kadın statüsünün ataerkil bir toplumda önem kazanmasına yol açmıştır. Koruyucu yasal düzenlemeler yanında, kazanılan ekonomik özgürlüğün başını çektiği bu değişim beraberinde elbette sosyal ve ekonomik tüm alanlarda eşitlik, iş paylaşımı, güç ve sosyal statü kazandırmıştır. Bu kazanımların bir sonucu olarak da anne olmanın dışında; bir kadın, bir ticaret erbabı, bir politikacı, bir sanatçı, bir aile reisi, bir yönetici, statüsü yüksek bir meslek mensubu, bir bilim kadını, vs. meydana getirmiş ve bunların nitelik ve niceliği de gün geçtikçe kadınlar lehinde artış göstermektedir.

Bu tür değişimler; hem kadının kendine, hem de erkeğin kadına olan bakışını değiştirmiştir. Kadın açısından daha önce kendine yakıştıramadığı, uygun görmediği veya başaramayacağını düşündüğü bir tarz ve stil oluşturması kendini dahi şaşırtmış, belki de bulunduğu noktada bir şaşkınlık yaşanmış ve yaşanmaya da devam etmektedir. Erkek açısından; evinin içinde sürekli görmeye alıştığı, iş olarak annelik dışında farklı bir rolün biçilmediği, her zaman yumuşak, nazik, şefkatli, masum ve bunlarla sıklıkla bağdaştırıldığı gibi zayıf ve güçsüz kadın artık yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Bunun yerine anne olabildiği gibi, bir iş kadını da olabilen; şefkati, merhameti ve zerafeti yanında hırs, ciddiyet, disiplin ve acımasız rekabet gücüne de sahip olabilen bir kadın görmektedir. Gittikçe zorlaşan iş yaşamında hemcinsleri dışında ikinci bir güçlü rakip grubu oluşmakta, daha önceleri tek başına sahip olduğu gücünü paylaşmak ve ortak anlaşma noktaları bulmak zorunda kalmakta, zaman zaman da bu güç karşısında uyma davranışı göstermektedir.

Her alanda olduğu gibi kazanılan hakların da elbette bir sorumluluğu da oluşmuştur. Bu sorumluluk veya tabiri caizse bedel, hem değişime karşı diğer aktör olan erkeğin bir direnişi; hem de kadının değişen şartlara karşı kendini tam adapte edememesinden kaynaklanan bir uyum sorunu gibi görünmektedir. Adı ne konulursa konulsun, bu sonuç her iki aktörün de hayatını çok da olumlu yönde etkilememektedir. Hayatın ana faktörleri olarak kadın ve erkek, birbirlerine karşı olan davranış tarz ve şekilleri konusunda ortak bir yol oluşturamamış, paylaşımın oran ve şartlarını belirleyememiş; kısaca hayatın sorumluluğunu paylaşma açısından karşılıklı destek son derece azalmıştır. Böylece ortaya tipik bir güven sorunu ve buna bağlı psikososyal patolojik sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

İkili ilişkiler de elbette bu tablodan nasibini alacaktır. Kadınlar ve erkekler birbirlerine kuşku ile yaklaşmakta, artan beklentileri karşılıklı olarak karşılayabilecek paylaşımı sağlayamamakta, birlikte yaşama ilişkin asgari standartları oluşturamamakta, elmanın iki yarısı olması gereken taraflar; iki farklı kutup olarak birbirine yaklaşamamaktadır.

Evlilik oranlarındaki düşüş, azalan doğurganlık sayısı, ayrılma sayılarındaki dramatik yükseliş ve en önemlisi de paylaşılan ortak değerlerimizdeki kayıp, bize beraber yaşayamadığımızın kanıtı gibi görünüyor. Özellikle parçalanmış aileler ve onların kader kurbanı sorunlu çocukları, geleceğimizi tehdit eden büyük tehlikelerden biri olarak karşımızda duruyor. Bunlara ek olarak; yalnız yaşayan bireylerdeki artış, bireyselleşme ve içe dönüşün yoğunlaşması, sosyalleşmesi ile insani kimliği belirlenmiş insanın tekrar asosyal bir tarza bürünmeye başlaması ve mutsuz kalabalıklar.

Peki bize vaat edilen 21. yüzyılın getireceği nimetler neler ve onlara ne zaman ulaşacağız? Eğer ulaşırsak, daha mutlu bir hayata kavuşacağımızı kim garanti edebilir, mutsuz ilişkilerle…

Dr. Ahmet Türker (Klinik Psikolog)

www.bilted.com