Psikoloji & Psikiyatri

Psikoloji ve psikiyatrinin internet adresi

 

Öfke Kontrolü Nedir?

Klinik Psikolog Ali Bıçak

Çoğu duygu gibi, öfke de kontrol edilebilir. Çoğumuz kendi duygusal deneyimlerimizin ruhsal gerçekliğimizden kaynaklandığını anlayıp kavramakta güçlük çekeriz. Duygularımızın kaynağını hep başkalarına malederiz. Mesela öldürücü öfkeyi ele alalım, birisi ya da her hangi bir şey bu duygumuzu tetikler, kendimizi öfkelendiren bu şeye veya kişiye yöneliriz, kesinlikle kendi iç ve dış gerçekliğimizin ayırdına varamayız.

Çoğu duygu gibi öfkenin de içten mi dıştan mı kaynaklandığını farketmekte zorlanırız. Öyle duygular vardır ki, yaşamda kalmak için gereklidir. Haksızlığa uğramışızdır, zarar görmüşüzdür, tecavüze yeltenen birisi vardır yakınımızda. Böylesi durumlarda öfkelenmek son derece doğaldır.

Öfke kontrolü nedir ? öfke bizi koruyan bir şeydir. Varlığımızla dışarı arasında sınır koyma zorunluluğunun bir sonucudur öfke duygusu. Çocukluğumuzda, nasıl öfkeleneceğimizi, öfke duygusunu nasıl ifade edeceğimizi büyüklerimizden öğreniriz.

Çocuklar duygularını düzenleme becerisini büyüklerinden öğrenir. Çocuklarda öfke kontrolünü sağlayan anne-babasının empatik yaklaşımıdır. Çocuklar, öfkesini yatıştırmaya destek olan ailesinden öfke kontrolü eğitimi alırlar. ‘Görüyorum şu an öfkelisin, seni öfkelendiren şeyi merak ediyorum, öfken geçinceye kadar bekliyorum ve biraz rahatla öyle konuşalım’ gibi pozitif anne baba tutumu ile çocuklarda öfke kontrolü sağlanabilir.

Öfke varlığımızı korumamız yönünde bizi tetikleyen bir duygudur. Bizi harekete geçirir, eylemde bulunuruz, saldırganlaşırız. Öfke kontrol testi diye bir şey yoktur. Burada asıl önemli olan yaşadığımız bir duygunun doğal mı, birincil mi, ikincil mi olduğunu ayrımsayabilmektir. Zira çoğunluk öfke kontrolü yöntemleri işlevi bozuk duygular içindir. Aslında yerinde ve yeterince duygulansak, öfke kontrolü yöntemlerine ihtiyacımız yoktur.

Öfke kontrolü eğitimi ihtiyacı, bir olaya karşı doğal hissetmemiz gereken duygu yerine, bir başka bir duyguyu kullanmamızdandır. Korkan birisinin, korku yerine öfkeyi ön plana çıkarması uyumsuzluk yaratır. Eğer bu ayırsamayı yapabilecek yeterli iç dinamiğe sahip olabilirsek, çekip karşımızdaki kişiyi öldürmeye varacak kadar saldırganlaşmayız. Duygumularımızı dizginlemeyi, öfke kontrolü eğitimi psikoterapi ile sağlanabilir. Öfke kontrolü tedavisi duygu odaklı terapi yaklaşımı ile mümkündür. Terapide, duygularımızı düzenlemeyi öğreniriz, varlığımızı doğru bir şekilde koruyabilir, çevremizle sağlıklı ilişkiler kurabiliriz.

İnsan yavrusu, onu yaşama hazırlayacak, ona dış çevrenin amansız koşullarına uyum sağlama becerisi edindirecek, bağlanacağı bir varlığa her zaman ihtiyaç duyar. Bu varlık genellikle kişiyi dünyaya getiren kişi, yani annedir. Anne terimi dolayısı ile illa onu yaşama getiren kişi anlamında değil, psikolojik bir kavram olarak algılanmalıdır. Duygu regulasyonu, çocuklarda öfke kontrolü ve öfke kontrolü eğitimi erken çocukluk yıllarında verilir. Öfke kontrolü kitap ve internette okuduklarınızla öğrenilebilir. Ancak öğrendiklerinizi uygulama becerisi için psikoterapiye ihtiyacınız olabilir.

19. Yy. şair filozofu Goethe ; “İnsan ancak insanda tanır kendini” derken, bir ötekinin varlığının vazgeçilmezliğine vurgu yapar. Başkaları olmaksızın, bırakın kendi varlığımızı idrak edebilmemizi, yaşamda kalabilmemiz bile mümkün değildir. Bağlanmanın yaşamın ilk yıllarındaki zarureti, edinilen bağlanma davranışının bireyin gelecek yaşamına ne derece etkilediğini artık araştırmalar defalarca kanıtlamış bulunmaktadır. İnsan yavrusu bağlanmış olduğu kişi ile an be an geliştirdiği bağlanma tarzı ve karşılıklı etkileşim ile kişiliğinin ve yaşamının kaderini ilmek ilmek dokuduğunu söyleyebiliriz. Burada kastettiğimiz bağımlılık değil, bağlanmadan söz ediyoruz, bağlandığımız kişi ile nasıl duygulanımlarımızı düzenlediğimizi anlatmak istiyoruz. Öfke kontrolü tedavisi için, bağlanma stilimizin öğrenilmesi önemlidir.

Kişi bağlandığı ilk sevgi kaynağı annede kendi sevilen ve sevilmeyen yanlarını duyumsayarak, dünyayı kaos ifade etmeyecek şekilde tutarlı, bütünlüklü ve sürekliliği içinde deneyimlemeye ihtiyaç duyar. Fizyolojik ihtiyaçları -beslenme, altının temizlenmesi, sıcaklık-karşılanırken, bebeğin duygusal ihtiyaçları da bir şekilde karşılanmalıdır. Burada sözünü ettiğimiz dönemde dil ve sembolizasyon olmadığından, bebekle anne arasında bakışmalar, göz kontağı ve annenin bebeğe söylediği ninnilerle sağlanır.

Bebekler büyürken, 7/24 beş duyusu ile uyarılırlar. Bu uyarılma ile, çoşku, sevinç, korku, açlık, acı, üzüntü, öfke, tiksinti gibi temel duygulanımlarını annenin desteği ile dengelemeyi öğrenir. Bebeğin korku ya da öfke ile baş edecek bir kendiliği bulunmadığından, bu yetisini geliştirme becerisini annenin yardımıyla edinir. Daniel Stern‘ in bebek araştırmalarından öğrendiğimiz bir çok bilgi var. Bir bakıma anne bebek ikilisi, bebeklik dönemi boyunca, iki telefon arasındaki kablosuz bağlantı misali, birbirlerine dosya aktarırlar.

Annenin zihninden, karşılıklı bakışma, yüz ifadesi ve göz kontağı ile bebeğin zihnine veri aktarılır: “Korkma bebeğim, şimdi herşey düzelecek, bak birazdan ağrın geçecek, üşüyorsun ya bak seni ısıtacağım, kızıyorsun biliyorum bebeğim, biraz sabret, bu kadar çoşku yeter, biraz sakinleşelim.” Anneler bu duyguyu çok iyi bilirler. Bebeklik ve çocukluk dönemi boyunca dakikalarca bakışıp konuşurlar. Bebeklik dönemi özellikleri, annenin bir çoşturması, bir sakinleştirmesi ile, duygular düzenlenir. Bebek ve anne gözlemlediğinizde dış dünyanın farkında olmadıklarını çok rahat görürsünüz. Onlar bir birleri ile çevrimiçi “connected” olmuşlardır.

Yukarda sözünü ettiğimiz gibi, bebek bağlandığı kişi vasıtasıyla, basit bir kendilik çekirdeğinden detaylı otobiyografik kendiliğe doğru gelişir. Bu süreç istikrar ister. Bebek kendini zaman içinde değişse de bir şekilde aynı kaldığını duyumsamak ister. Bu yüzden yaşamın ilk yıllarında bakım verenin sürekliliği ve sabitliği çok önemlidir. Ağ bağlantısı sık sık koparsa, veri aktarımı sekteye uğrar. İlk bebeklik yıllarında bağlandığı, anne ya da bakıcı, ne ise ondan ayrılmak durumunda kalanlar, ya da yeteri kadar ağ bağlantısı kuramamış olanlar, yetişkinlik yaşamında bu travmanın bedelini bir şekilde öderler.

Aşırı kıskançlık, olağan üstü şüphecilik, öfke patlamaları, gerçelikle baş etmede yetersizlik, engellenmeye karşı aşırı duyarlılık, sürekliliği olan ilişkilerden yoksunluk, sık sık partner değiştirmek bu tür sorunlar için birkaç örnek olabilir.

Duygularımızı düzenleme kabiliyetimiz demekki yaşamın ilk yıllarında anne ile kurulan bağlantının niteliğine bağlıdır. Peki bir yetişkin olarak şimdi ne yapacağız? Geçmişte yaşadıklarımızın kölesi mi olacağız ? Çabuk öfkelenmemin, kendime ve çevreme zarar verecek tepkide bulunmamın önüne nasıl geçeceğim? Öfke kontrolü tedavisi ihtiyacım var mı?

Hayır, asla geçmişin kölesi olmak zorunda değiliz! Anne-babamız, yaşamımızın ilk yıllarında ellerinden geleni yapmış da olabilirler, ancak mükemmel bir şekilde “ağ bağlantısını” kesintisiz biçimde sürdürmüş olamazlar. Onların o dönemde kendi ihtiyaçlarından dolayı bizimkileri es geçmiş olabilirler. Biz yaşamda kalmak için zaten ihtiyaçlarımızı görecek ve bizi besleyecek arkadaşlık, dostluk, kardeşlik ve eş ilişkileri ile bir şekilde bu boşlukları doldurmaya çalışırız. Kendi kendimizin görülmemiş, giderilmemiş ihtiyaçlarını görecek kişilerle bir şekilde karşılaşma şansımız vardır. Ama herkes böyle şanslı olamıyor maalesef.

Klinik Psikolog Ali Bıçak

www.antalyapsikoloji.net

Yazılı olarak izin alınmadan alıntı yapılamaz.

Klinik Psikolog Ali Bıçak’ın diğer makaleleri için lütfen tıklayınız