|
Rekabet denince
yarış gelir akla; bir rakiple bir şey için yarışmak. Bu
bir şey bazen herkesin kolayca görebileceği maddi bir şey
iken, bazen de psikolojik kazançlardır. Toplumumuzda
“rekabet” genel olarak olumsuz duygu ve düşünceleri
çağrıştırır. İnsanlar arası ilişkilerde rekabetin olmaması
gerektiği gibi gerçekdışı bir fantezi yaygındır; rekabetin
yerine otoriteye karşı boyun eğici bir uyum ya da birlik
ve beraberlik konmaya çalışılır. Rekabete toplumun bakış
açısının izlerini toplumun her kesiminde çeşitli
ilişkilerde görmek mümkündür. Kardeşinden daha önde, daha
başarılı, daha güzel olmak isteyen bir çocuk ayıplanır.
Aynı işyerinde çalışan ve ister istemez birbirinin rakibi
olan pek çok kişi diğerinden öne geçmek istediğini açıkça
ifade etmekten kaçınır. Geleneksel kültürümüzde rekabet
ehlileştirileceğine yok sayılmaya çalışılmaktadır. Bu
yaklaşım kendi istek ve gereksinimlerini önemsemeyen ve
kendi haklarını savunmaktan aciz insanların yetişmesine
yol açmaktadır. Fakat bir yandan kötü anlamlarla
yüklüyken, bir yandan da içten içe hissedilen ve
adlandırılmadan ya da başka şekillerde adlandırılarak
yapılan bir şeydir rekabet. Her türlü organizasyonda
yönetici konumunda olanlar, yerlerini alabilecek
insanların yetişmesine olanak tanımazlar. Sürücülerin
trafikte kendilerinin ve başkalarının yaşamını hiçe
sayarak acımasızca yarıştıkları gözlenir. Ülkemizde
ilişkileri koparan acımasız miras kavgalarının olması ve
sonunda ortaya çıkan küskünlükler biraz da bu yüzdendir.
İnsanlararası
ilişkilerde rekabet çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkar;
bir çoğunun ayırdına bile varmayız; hele ülkemiz gibi
rekabetin hoş görülmediği toplumlarda rekabet içinde
olunduğu kabul bile edilemez. Oysa insanın doğasında,
yaşamın içinde vardır rekabet. Rekabetin ilk örneklerini
daha küçücükken ana-babasıyla yaşar insanoğlu. Muhtemelen
çevresindeki insanların kendisinden farklı insanlar
olduğunu anlamaya başlama ile koşut gelişir rekabet.
Çocukken beslenmede, giyinmede karşılaşılan güçlükler;
oyunlarda karşılaşılan güçlükler; uyumada karşılaşılan
güçlükler; tuvalet eğitiminde karşılaşılan güçlükler;
ana-babanın sevgisini kazanmak için kardeşler arasında
yaşananlar ve ilkokulda arkadaşlarından önde olma
istekleri ilk örnekleridir rekabetin. Yaşamın ilk
yıllarında yerleştiği biçimiyle yaşam boyu yineler dururuz
rekabet tarzımızı. Kimi acımasız bir rekabet içindedir,
rakibini saf dışı edebilmek için her türlü yola başvurur.
Kimi mümkün olduğunca kaçınır rekabetten. Kimi
kaybetmekten korktuğu için, kimi kazanmaktan korktuğu için
kaçmasının olanaksız olduğu rekabetten uzak tutmaya
çalışır kendisini. Rekabeti yok saymaya çalışmak anlamsız
ve gereksiz bir çabadır; bu çaba içinde olanların dönüp
bir kendilerine bakmalarında yarar bulunmaktadır:
rekabette onları korkutan nedir ? Rekabet edemeyen ya
kaybetmekten korkar ya da kazanmaktan.
Genel olarak bakıldığında ülkemizde
karşıdakine yaşama hakkı tanımayan bir rekabet anlayışının
egemen olduğunu görürüz. Kendi gibi düşünmeyen ve kendi
gibi olmayan insanlar ya saf dışı edilmeye ya da hizaya
getirilmeye çalışılır. Giderek karmaşıklaşan ve yarış
üzerine kurulan ve önde olmayı kışkırtan günümüz kültürü
rekabeti yatıştırmak bir yana daha da körüklemektedir.
“Arkadaşlığı, dostluğu kaybettirmeyen”, “ne olursa olsun
kazanacağım hırsından uzak” “kazandığında karşıdakini
küçümsemeyi ve büyüklük sarhoşluğuna kapılmayı içermeyen”,
“kaybedenin dünyaya küsmediği”, “kazananın her şey benden
sorulur edasına kapılmadığı”, “yardımlaşmanın eşsiz
insancıl güzelliğini alıp götürmeyen” ve “hayatın yalnız
yarışılandan ibaret olmadığını gösteren” bir rekabet
anlayışının egemen olması en büyük dileğimdir.
*Prof. Dr. Erol
Özmen [Medimagazin Tıbbi
Haber Dergisi, 04.12.2006].
|